TalebeDunyasi.Com | Öğrenci Ödev Portalı

Anasayfa Site Haritası Eğitim Haberleri Ara
 
Reha Çamuroğlu

Reha Çamuroğlu, 20 Ağustos 1958'de İstanbul'da doğdu. Babasının adı Yaşar İhsan, annesinin adı Gülen'dir. Tarihçi-Yazar; Boğaziçi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Büyük Larousse ve Ana Britannica ansiklopedilerinde tarih yazarlığı ve redaktörlük, Cem ve Nefes dergilerinin ise yazı işleri müdürlüklerini yaptı. Almanya'da bir dizi üniversitede konuk olarak ders ve konferanslar verdi. 12 telif ve 2 tercüme eseri yayımlandı. TYB tarafından "2001'in En İyi Romanı Ödülü"ne layık görüldü. Aynı yıl "Hacı Bektaş Barış ve Dostluk Ödülü"nü aldı. Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Çamuroğlu, evli ve 1 çocuk babasıdır.

www.talebedunyasi.com

HAKKINDA YAZILANLAR

REHA ÇAMUROĞLU İLE SÖYLEŞİ
Yeniçeriler, Bektaşiler ve Modernleşme Süreci

METE TUNÇAY
BİLMEZ BÜLENT CAN
Bilmez Bülent Can (BBC)- Söyleşi konumuzun sınırlarını belirlemekle başlayalım. Osmanlı tarihinin belli bir dönemine baktığımızda, aynı modernleşme sürecinde Bektaşiler, yeniçeriler ve modernleşmeci Osmanlı yönetimi çıkıyor karşımıza. Yaşanmakta olan bu modernleşme sürecinde, Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırıldığını ve Bektaşiliğin bir süre için yasaklandığını biliyoruz. Bu süreçte rol oynayan aktörler olarak, Bektaşiler ve yeniçerilerin yanı sıra, ulema ve diğer tarikatları da unutmamak gerekiyor. Ayrıca zamanla sarayın etrafında oluşan modernist bürokrasinin ve tekrar güçlenecek olan Bektaşilerin yeni aktörler olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında bu sürece katıldığını biliyoruz. Reha'nın bu konuda yazdıklarından yola çıkarak, bu "çokbilinmeyenli denklem"i konuşmadan önce, Yeniçeri Ocağının kapatıldığı 1826 yılına kadarki tarihi tartışalım isterseniz.

Benim bu konudaki ilk sorum, Bektaşiler ile yeniçerilerin ilk olarak bir araya gelmesi ve kaynaşmasıyla ilgili: Ne zaman başladı bu ve hangi oranda gerçekleşti? Çünkü Suraiya Faroqhi'nin Toplumsal Tarih'in bu sayısında yayımlanacak yazısında, bu konudaki bilgilerin sözlü geleneğe dayandığı, aslında arşiv çalışmalarına dayanarak, yeniçerilerin ne kadar Bektaşi olduğunun, hatta Yeniçeri Ağası, Padişah ve Hacıbektaş'ta oturan Dedebaba arasındaki ilişkinin bile ortaya çıkarılamadığı söyleniyor. Hacıbektaş'taki Pirevi'ne ve tekkelere atama yetkisi konusu, yani periferideki bir tekkenin başına gelecek dervişin atanma işinin ne kadar Dedebaba tarafından yapıldığı, saray veya bölgesel grupların ne kadar etkili olduğu gibi konular kesin olarak bilinmiyor.

BEKTAŞİLİK-YENİÇERİLİK İLİŞKİSİ

Mete Tunçay (MT)- Reha'nın Vaka-i Şerriye kitabındaki tezlerinden biri, belki de en önemlisi, Bektaşilik-yeniçerilik ilişkisinin başlangıçtan beri olamayacağı. Şunu her zaman merak etmişimdir: Eğer bütün Kapıkulu askeri yeniçeri Bektaşi idiyse, Yavuz Selim nasıl olup da Çaldıran'da Şah İsmail'e karşı savaşabildi? Orada senin tezin şu: Bu, sonradan icat edilmiş bir gelenek olmalı; yoksa Hacı Bektaş-ı Veli'nin bu ocağı takdis etmesi, bu konudaki gülbankların falan çıkması daha sonraki bir tarihte olmalı, buna bir tarih verebiliyor musun?

Reha Çamuroğlu (RÇ)- 16. yüzyılın ikinci yarısı ve sonları diye düşünüyorum. Çaldıran sahrasına Osmanlı ordusu yerleşirken Osmanlı savaş divanında bir tartışma geçiyor. Hoca Sadeddin bunu ayrıntılı veriyor Tacü't-tevarih'te. Tartışma şu: Orduyu dinlendirip mi hücuma geçelim, hemen mi hücuma geçelim? Aynı şey bu sırada karşı tarafta, İsmail'in ordusunda da var. Osmanlı savaş divanında eğilim, "dinlendirelim; onlar saldırırlarsa saldırsın, ama biz dinlenmeden, dinlendirmeden saldırmayalım!" şeklinde. Şu anda adını unuttuğum, kâtip düzeyinde bir görevli söz alıyor, "hemen saldırmalıyız!" diyor. "Niçin hemen saldırmalıyız?" diye soruyor Yavuz buna. Diyor ki, "Rumeli'den gelen akıncılar, bunların laflarına pek meyyal; bu lafları duymadan hemen saldıralım." Onlar Bektaşi, yani Malkoçoğlu ailesi, Evrenosoğulları, Rumeli'den gelen akıncılar…

MT- Yeniçeri değil ama.
RÇ- Değil, bu önemli: "Yeniçeriler" demiyor, savaşa erken girişmek gerektiğinin gerekçesi olarak.
MT- O halde birinci tespitimiz: Yeniçeri Ocağının kurulmasında Hacı Bektaş-ı Veli'nin iştiraki, başından itibaren bu Bektaşi gülbanklarının kullanılmış olduğu doğru değil. Bu bir "invention of tradition" olarak, ancak 16. yüzyılın ikinci yarısında, Kanuni döneminde ortaya çıkmış bir şeydir, diyor Reha.
RÇ- Gelenekte şu bile var: Yeniçeri, "yeni asker"den gelmez, "yen çeri"nden gelir! Hacı Bektaş "yen"inden çıkarmıştır onları. Keramet göstermiştir. Şifahi gelenekte bu vardır.
BBC- Bu hem Bektaşi geleneğinde var (mesela Turgut Koca'nın yeniçerilerle ilgili kitabında anlattığı bu), hem de yeniçerilerin kendi geleneğinde var.
RÇ- Tabi, bence yeniçeriler kendilerini, en azından uzun yüzyıllar boyunca bir lonca olarak gördüler. Yani onların yaptıkları, icra ettikleri, bir meslek. Tabii ki "meslek" bugünkü "profession" anlamında değil, çünkü kunduracı da başka türlü bakıyordu mesleğine o yüzyıllarda. Yaptıkları bir meslekti ve bir mesleğin ve bir loncanın "nur"suz ve "pir"siz olması düşünülemezdi. Her loncanın bir pir geleneği var.
MT- Mesela Hz. İsa hekimler loncasının piridir, Hz. Muhammed tüccarlar loncasının piridir. Onun gibi, bu askeri loncanın da piri Hacı Bektaş-ı Veli'dir?
RÇ- Bir şekilde belli güçler dengesine uygun, belki yeniçerilerin kendi kabul ettikleri, kendi meyyal oldukları, belki de belli bir dönem devletin tavsiyesiyle yönlendirildikleri bir "pir" olabilir Hacı Bektaş. Ama mehter pirsiz ve nursuzdur, yani mehterin piri yoktur. Bir meslektir mehterlik, ama mehterliğin piri yoktur; çünkü müzik konusundaki hadisler onlara bir pir vermeye engeldir. Onların pirsiz kalması istenmiştir, çünkü sırf savaş için müzik kullanılması nispeten ehven görülmüştür.
BBC- Bu "iç içe geçiş" olayı 16. yüzyılda bir anda mı oluyor? Mesela Kalender Çelebi örneğini veriyorsun kitabında: Resmen heteredoks bir ayaklanma söz konusu ve yeniçeriler tarafından bastırılıyor. 1550'lere kadar kesinlikle zaten bu süreç başlamamış diyelim ve bu yüzyılın ikinci yarısında başlatalım, ama bir anda olup bitmediğine göre, bunun ne zaman tamamlandığıyla ilgili olarak yaklaşık bir tarih verebilir miyiz? Gerçekten sarayın yeniçerileri artık Bektaşi olarak tanımlamaya başladığı yaklaşık bir tarih var mı, yoksa hiç tamamlanmıyor mu bu süreç?

RÇ- Tamamlanmasa Bektaşi tarikatını niye yasaklasın 1826'da?! Ayrıca bütün dönem boyunca ulemanın söylemi, yeniçerilerin "Bektaşiler gibi" olduğu, Bektaşi yeniçerilerin kâfir olduğu düşüncesi üzerine oturuyor. Ocağın önde gelen ağaları ("bıyığını balta kesmez ağaları" deniyor ) "Dudman-i Bektaşiyan" adıyla anılıyor.
Yeniçeriler kapıkulu sipahileriyle dövüştükleri zaman, 1644 ya da 1648'de, (tam tarihini şu anda hatırlamıyorum) Sultan Ahmet Meydanı'nda kapıkulu sipahilerini kırarlar. Yok ederler neredeyse. O zaman iki heterodoks tarikatın birbirine düşman kesildiğini görüyoruz: Bektaşiler ile Melamiler... Çünkü sipahiler Melamilere, heterodoks bir tarikata bağlıdır. Artık 17. yüzyılın ilk yarısında kesin bir şekilde yeniçerilerin Bektaşilere ve Bektaşilerin yeniçerilere ait olduğu görülmektedir.

ULEMA MODERNLEŞMEYE ENGEL MİDİR?

MT- İkinci bir konu olarak, devşirme hikâyesini merak ediyorum. Devşirme ne zaman ****ndi? Bana öyle geliyor ki devşirme sistemi yavaş yavaş gevşedi ve ocağın kaldırılmasına kadar devam etti aslında.
RÇ- Şunu söylemek mümkün gibi geliyor bana: Devşirme sistemi hiç ****nmedi! 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, turna katarlarının (çocukları toplayıp getirmelerine "turna katarı" deniyor) durduğunu görüyoruz.

MT- Ama 19. yüzyılda hâlâ devşirme var.
RÇ- Bunlar daha çok Enderun'a alınıyor. [Reşat Ekrem] Koçu çok güzel anlatır ya hani, elini ayağını beğenir, "Aman ne güzel oğlan!" der ve alır saraya. Onlar saraydan çıktıkları vakit ocağa kaydedilmezler, kazan defterine yazılmazlar. Yeniçeri değildir onlar, kapıkuludurlar.

MT- Dönüş 17. yüzyıl mı diyorsun?
RÇ- Evet, çünkü ondan sonra zaten yeniçerilerin çocuklarının yazılmasıyla, loncalardan insanların yazılmasıyla başa çıkamaz hale geliyorlar. Mesela Bektaşi tarikatının sözlü geleneğinde bu çok net konu. Turgut Baba diye bir Arnavut Bektaşi vardı, dört sene önce hakka yürüdü. Beş kuşak Bektaşi'ydi kendisi. İşte Sütlüce'de dokuma loncasıyla Bektaşilerin ilişkisini anlatırdı. Topkapı'da demircilerle Bektaşilerin ilişkisini, Yedikule'de dericilerle Bektaşilerin ilişkisini. Bektaşiler bir dolayım teşkil ediyor ve yeniçeri çocukları ve loncalardan ocağa kaydolmak isteyenler zaten inanılmaz bir fazla yaratıyorlar. Dışardan devşirmeye ilişkin o dönemde bir iz görmedim.

MT- O halde ikinci tespitin, bu yeniçeri ocağına devşirme adam da aşağı yukarı aynı dönemde sona ermiş.
RÇ- Evet, yeniçeriler bu dönemde artık evlenme hakkını ve meslek tutma hakkını elde ediyorlar.
MT- Yeniçeriler "kul oğlu" diye çocuklarını ocağa sokuyorlar, onlar gidip çeşitli loncalarda ticaret yapıyorlar, esnaflık yapıyorlar. Bir de aynı zamanda tersi oluyor: Loncalar adam vermeye başlıyor...
RÇ- Bunların çoğu, "taslakçı" denilenler, fahri yeniçeri. Yeniçeri ortalarının, diyelim 56. ortanın işaretini ("balta"deniyor ona) yaptırıyor dövme olarak koluna, ama o ortanın defterine kayıtlı değil.
Maaş almıyor, ulufe almıyor. Fakat o "orta" ona izin veriyor bunu yapması için. "Taslakçı kardeşimiz" veya "taslakçı yoldaşımız" diyor…

MT- Bir çeşit fahri üyelik gibi bir şey.
BBC- Yeniçeri olmamasına rağmen, bazı esnafa da yapıyorlar bunu değil mi? Bazıları yeniçeri, bazıları hiç değil, ama öyle bir işaret koyuyor "bizim korumamız altındadır!" gibi...
RÇ- O başka bir şey! Benim sözünü ettiğim, hem yeniçeri hem de esnaf, "halk" olanlar. Mesela II. Mahmut Topkapı Sarayı'nda şeyhleri topluyor 1826 olayından önce. Orda bir şeyhin itirazı oluyor yeniçerilerin yok edilmesine. Diyor ki "bunlar ahalinin çoğunluğudur", "ahalinin çoğunluğunu mu yok edeceksiniz?" diyor. Bu şekilde, esnafla bütünleşmeleri gibi bir durum var. Benim özellikle söylemek istediğim şuydu: Bizim tepeden inme modernleşme tarihimizin başında, iddia edilegeldiği gibi, ulema "engel" falan değil.

MT- O da modernleşmeyi destekliyor...
RÇ- Tabii! Aktif olarak. Ulema eğer sarayın yanında yer almasaydı, muhtemelen saray yok olacaktı, son ayaklanmada.
BBC- O zaman, tam da burada modernleşme sürecinde ortaya çıkan, çokbilinmeyenli denkleme geçebiliriz sanırım. Şimdi şunu anladık; yeniçeriler Bektaşileşiyorlar, ancak bir konu tam açık değil: Tarikatın kendisi nasıl bakıyor bu olaya? Çünkü yeniçeriler tarikatın içerisinde bazı değişikliklere yol açmıyor mu? Diğer yandan, tespitlerin doğruysa, yani Patrona isyanında, daha sonra III. Selim'in öldürülmesi olayında, "ulema-yeniçeri işbirliği" iddiası tamamen yanlış mı?
RÇ- Yok değil!
BBC- Peki... Özellikle III. Selim olayında, bu isyan devletin modernleşme ve merkezileşme sürecine tepki olarak çıkmıyor mu ortaya? Bu anlamda da ulema, bu modernleşmeye tepki olarak, gerçekten yeniçeri ile birlikte o sürece karşı çıkmış olmuyor mu?
RÇ- Şimdi burada başka bir şey var. Birçok yeniçeri isyanında, son noktada ulemanın zorla, kılıç zoruyla yeni odalara, kışlaya getirildiğini görüyoruz. Ama özellikle Son Yeniçeri'de ben bir şeye dikkat çekmek istedim: 1826'da ve öncesinde, yeniçeriler giderek bizzat hanedanın kendisini hedef almaya başlıyorlar. Hanedan karşıtı laflar duyulmaya başlıyor. "Kırım hanını padişah yaparız!" gibi. Selim Giray'ı…

MT- Kırım hanları "yedek hanedan" olduğundan...
RÇ- Daha ilginci var: "Konya'daki Mevlevi Şeyhini padişah yaparız!" diyorlar...
MT- Yani Mevlevilere bu kadar sıcak mı bakıyorlar?
RÇ- Mesala, II. Mahmut'un Halet Efendisi vardır, Mevlevidir. Yeniçerilerle çok iyi ilişkisi vardır.
BBC- Peki Halet Efendi bu arada Rumeli'de Tepedelenli ile savaşırken de Bektaşi düşmanı olarak çıkmıyor mu karşımıza? Tepedelenli, o bölgede Bektaşiliğe dayanarak merkeze isyan eden biri. Nasıl yerine oturtuyoruz tüm bunları? Halet'in sarayla böyle bir yakınlığı var ve Tepedelenli de kendi bölgesinde Bektaşilere dayanarak saraya karşı...
RÇ- Şimdi bir şeyi görmek lazım: Rumeli zaten uzun yıllardır neredeyse özerk. Yani Rumeli, kafasına yatarsa uyguluyor fermanları zaten. Bosna hep öyle. Edirne yeniçeri ve Bektaşi cumhuriyeti neredeyse! Şehre Nizam-ı Cedid ordusunu sokmuyor. Silivri'den itibaren ayaklanmalar başlıyor.

MT- Zaten Reha, Erich Zürcher kitabında çok net söylüyor (çok basit bir şey, ama bizim göz ardı ettiğimiz bir şey): Osmanlı İmparatorluğu bir "pre-modern imparatorluk" olduğu için, "standart yönetim" diye bir şey yok 19. yüzyıla kadar. Birçok bela modernleşmeyle beraber standart yönetimin gelmesine...
RÇ- Bu nedenle "standart çıkarlar" diye de bir şey yok.

MT- Doğru.
RÇ- "Halet Efendi orada Tepedelenli'ye karşı çıkar, ama burada da bunlarla ittifak kurar!" anlamında bunu söyledim, çünkü böyle bir genel geçer çıkarlar bağlamında bakmıyorlar olaya. Güçler ayrı. İstanbul'da da ayrı bir durum var.

NİZAM-I CEDİD'E KİMLER KARŞI ÇIKTI?

BBC- İstanbul'da yeniçerilerin Nizam-ı Cedid'e karşı çıktıklarını ve bu nedenle isyan ettiklerini biliyoruz.
RÇ- Yeniçerilerde böyle bir ayaklanma yoktur. Bir kere Nizam-ı Cedid'e yeniçerilerin baştan karşı çıktıkları bir tevatür. Kendileri asker veriyorlar, yoldaşlarını veriyorlar! İkinci bir nokta: İstanbul'a gelen Fransız zabitlerle yeniçerilerin Aksaray'daki yeni odalarda, en büyük kışlalarında birlikte yemek sofraları kurdukları, muhabbet sofraları kurup içki içmeleri ve Fransız kralcılarla Fransız cumhuriyetçiler kapışırken, müsademede Galata'daki (zannediyorum 56. ortadır Galata'nın güvenliğini sağlayan yeniçeri ortası) yeniçeri ortasının Fransız cumhuriyetçilerden yana tavır alması başka birtakım şeyleri getiriyor akla. Hiç de yalıtılmış bir dünyada yaşamıyorlar. Yeniçeri meyhaneleri, yeniçeri kahvehaneleri aynı zamanda Frenklerin de sık sık gidip geldiği yerler. Denizcileri, cumhuriyetçileri, kralcıları, tüccarı... Son Yeniçeri'de ben onun için bir beyanname olayına dikkat çektim. Padişahı bir bildiriyle uyarıyorlar. Altına da "Ocaklı" diye imza atıyorlar.
BBC- O tamamen kurgu mu?
RÇ- Tamamen kurgu değil. III. Selim için kurgu, ama I. Abdülhamit'e yapılmıştır bu. I. Abdülhamit'i beyanname ile uyarmışlar ve bunu İstanbul'un her tarafına dağıtmışlardır.
MT- "Beyanname" adıyla mı?
RÇ- "Beyanname" adıyla! Dolayısıyla böyle bir beyanname geleneği, "geleneği" diyemezsek de, "beyanname" diye bir olay girmiş. Bu tamamen Batılı bir şey. Çoğalttırmışlar ve onu dağıtmışlar. Bu noktada ulema da başka bir yerden muhalefet yürütüyor. Birincisi, Kırım kaybedilince, çok büyük bir baskı yaratıyor: Müslüman toprağı kaybedilmiş! Müslümanlar orada acı çekiyor, zulme uğruyor.

MT- "Darü'l-harp" oldu artık Kırım, ama Müslümanlar var.
RÇ- Evet. İkincisi, "nedir bu yeni kıyafetler?!" sorusunu soruyor ulema, Nizam-ı Cedid'e karşı. Üçüncüsü de tabii, belki de "kalem efendileri"nin ilk örneklerinden olan İrad-ı Cedid görevlileri yeni bir zengin sınıf yaratmaya başladılar. Sonra "Rusçuk Yaranı" falan oluyor ya bunlar. Yeni bir iktidar odağı ve zenginlik odağı. Ulemayla bunların arasında bir çatışma başlıyor. Önemli bir başka şey (Son Yeniçeri'de onu vurgulamaya çalıştım), III. Selim bir Mevlevi. Mevlana'yla Şems ilişkisini andırır bir ilişkisi var Şeyh Galip'le. Osmanlı padişahlarının bir tarikata intisap etmesi yeni bir olay değil, ama o biraz fazla ileri gidiyor (!) burada; besteler yapıyor falan... ve Şeyh Galip en yakın musahibi. Ulema, zannediyorum bundan da rahatsız oluyor, çünkü saray ricalinin bir tarikata kaptırılıyor olması da ciddi bir sorun ulema için.

KİM MODERNLEŞMEDEN YANA?

BBC- Aktörler konuluyor ortaya, bir de modernleşme diye bir süreç var. Kim bundan yana, kim buna karşı?
RÇ- Ulemanın kültürel, politik bir perspektifi yok elbette. Modernleşmeye karşı olmak gibi bir perspektifi yok, çünkü II. Mahmut yeniçerileri yok etmeye karar verdiğinde, önceden aldığı önlemlerden biri olarak, ulemaya vakıf ayrıcalıkları verdiğini, ulemanın ücretlerinde iyileştirmelere gittiğini, müderrislerin ücretlerinde iyileştirmelere gittiğini, sübyan mektepleri meselesini onların tekeline verecek şekilde yaygınlaştırdığını görüyoruz. Yeniçeriler var hâlâ, 1826 öncesi... II. Mahmut yeniçerileri yok etme kararı almadan, ulemayı yanına çekebilmek için çok sistemli bir ön hazırlık yapıyor. II. Mahmut'un burada temel amacı, para, hazinenin gücü ve sağlayacağı ayrılacaklar: Ücretlerdeki artışlar, vakıflara getirilecek ayrıcalıklar... Daha sonra Kemalist bürokrasi, Mahmut'u bu nedenle eleştiriyor: "Mahmut neredeyse Mustafa Kemal'in öncülü, ama gericilere karşı mücadelede radikal davranamamış!" gibi bir yaklaşım getiriyor.

BBC- II. Mahmut'un nasıl tahta geçirildiği biliniyor. 1826 eylemi için hazırlıklarını yapıyor, ulemayı yanına alıyor. Burada ulemanın tavrında bir kırılma oldu diyelim. Ondan önce, olup bitenlere karşı kaygıları, kuşkuları, tepkileri var. Dolayısıyla da yeniçerilerin isyanına destek var, ama 1826'ya kadar II. Mahmut'tan "hayır tasfiye edilmeyeceksiniz, bu modernite süreci içine katılacaksınız" sinyalleri alıyorlar. Bektaşiler ve yeniçeriler bu modernleşmeye karşı değil mi? Sanki onlar aslında rahatsız değilmiş gibi koyuyoruz burada. O zaman 1807-08 olayları nasıl meydana geldi?
RÇ- Hayır, ben bunu demiyorum ki. Ben açıkça şunu dedim: Mesele, "modernleşme" ya da "anti-modernleşme" değil. Mesele, bu modernleşmenin hangi güçler aracılığıyla ve nasıl yapılacağı.
BBC- Yeniçerilerin ve Bektaşilerin tavrı ne? Bu sürecin neresinde olmak istiyorlar?

RÇ- Son dönemlerde, 1826'ya kadar, yeniçerilerin yüzde 10-15'i savaşa gidiyor ama bunlar hâlâ Osmanlı ordusunun merkezini, bel kemiğini oluşturuyor ve hiç de öyle zannedildiği, ileri sürüldüğü gibi bir "bozgunlar silsilesi" yaşamıyorlar. Bu yüzde 10-15'lik kesim Batı'nın yeni silahlarıyla karşı karşıya ve bunlar varlıklarını, mesleklerinin devamını da hâlâ bunda buluyorlar. Mesela 1788'deki Şebeş savaşı açıkça gösteriyor ki yeniçeriler yeni savaş teknolojisine uyum sağlamışlar. Şu gözden kaçırılıyor: "Osmanlı bozgunları" deniyor, ama 1788'le başlayan savaş serisinde, Şebeş sırasında Osmanlı ordusu kendisinin iki misli Avusturya ve Rus ordularıyla savaşıyor. İki ayrı cephede. Avusturya ordusunu, ordulardan birini, yeniyorlar. Hatta Kayzer'i az daha yakalayıp esir edecekler. Bu yıllar yeni top teknolojisinin çıktığı dönem. Kalibresi gelişmiş toplarla seri atış başlamış ve yeniçeriler döneminde Osmanlı'nın bunlara uyum sağladığını görüyoruz. 15-20 bin kişilik bir askeri gücü İstanbul'dan alıp Transilvanya'ya götürmek, talimsiz mümkün değil zaten. Dolayısıyla yeniçerilerin bu "eşkinci" denilen "seferi gücü" yok edilene kadar, askeri geleneğin çekirdeğini oluşturuyor ve bunlar Batı'daki değişimlerden ilk mutazarrır olanlar. İçinde bulundukları durumda, eskisi gibi devam edemeyeceklerine dair işaretleri almamaları mümkün değil! Bu nedenle diyorum ki ben, bunların, kendilerini eğitmeye gelen Fransız subaylarıyla falan hiç kötü ilişkileri yok.
BBC- O zaman sorun nedir? Yeniçeriler ve Bektaşiler açısından....
RÇ- Sorun şu: Saray var, ulema var ve esnaf loncaları ile yeniçeri var. Sorun, yaklaşmakta olan değişim sürecinde bu üç iktidar odağının ilişkilerinin nasıl yeniden yapılanacağı, kimin borazanını daha çok öttürebileceği...
BBC- Yeniçerileri 1809'da sokağa döken ne? Borazan diğerlerinin eline geçti diye mi korkuyorlardı?
RÇ- Tabii.

 

Facebook Sayfamız

Mesleki ve Teknik Eğitim

Mesleki ve Teknik Eğitim
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün616
mod_vvisit_counterDün1123
mod_vvisit_counterBu Hafta4846
mod_vvisit_counterBu Ay19162
mod_vvisit_counterToplam7227235

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 22 ziyaretçi çevrimiçi

[+]
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • blue color
  • green color
Ödev